Ancak siyaseti bir “özneleşme süreci” olarak görüyor, bunu tek başınıza yapmanızın mümkün olmadığını (özne olmanın ancak kolektif bir süreç olabileceğini) biliyor, örgütlü mücadele ihtiyacını anlıyor ve örgütlerin kendi tutumlarını içinde bulundukları “somut koşulların somut tahlilini” yaparak şekillendirmeleri gerektiğini kavrıyorsanız; “Bağımsızlık Yolu neden aday çıkarmadı” sorusu, partinin üyesi olsanız da olmasanız da sizin için üzerinde düşünülmeye değer bir soru olacaktır.
Siyasete bu derinlikten bakan insanların sayısı ne yazık ki
çok azdır. Ancak bu az sayıda insan, tarihin motoru ile kitleler arasında bir
volan kayışı olabilecek kadar da önemli bir stratejik önem arz ediyor. Bu
nedenle okuduğunuz yazı, özne olmaya ilgi duyan söz konusu azınlık düşünülerek
yazılmıştır.
Somut Koşulların Somut Tahlili
Marksist siyasette analiz yapmanın ve analizlerin sonuçlarına
göre taktik tutumlar takınmanın önemi Lenin’den yapılan “somut koşulların somut
tahlili” alıntısı ile vurgulanır. Hiçbir Marksist birey veya örgüt, hareket
(değişim) halindeki somut koşulların her an analiz edilmesi gereğini inkâr etmez.
Dahası strateji ile uyumlu taktik adımların da yapılacak analizin sonuçlarına
göre kurgulanması gerekir. Bundan sonrası uygulama kapasitesi ve becerisi ile
ilgilidir. Tıp alanından kavramlarla ifade edersek; tahlil, teşhis, tedavinin
seçimi, tedavi için gerekli araçların temini, uygulamada ustalaşma ve bunların
her defasında yeniden tekrarlanması.
“Yeniden tekrarlama”nın gerekli olduğu vurgusu önemlidir.
Çünkü somut gerçeklik her zaman hareket (değişim) halindedir. Bir kez analiz
yapıp siyasal ömrünüz boyunca aynı analize saplanıp kalırsanız; bu durumda
değişen koşulları hesaba katamazsınız. Böylece önceden belki doğru olan
tahliliniz yeni koşullarda yanlış olacağından, teşhisiniz de tedaviniz de
yanlış olmaktan kurtulamaz. Bu durumda hastasını on yıl önceki tahlil
sonuçlarına bakarak tedavi etmeye çalışan bir hekimden farkınız kalmaz.
Dahası gerçekliğin analizi, ‘hareket’ hesaba katılarak
yapılmalıdır. Bu uçan bir cisme ateş ettiğinizde, cismin olduğu yere değil
gittiği yöne nişan almaya benzer. Hiçbir zaman unutulmaması gereken bir diğer nokta
da şudur ki; tahlil araçlarınız sağlam olsa bile, tahlil sonuçlarınız hatalı
çıkabilir; tahlil sonuçlarınız doğru olsa bile teşhisiniz yanlış olabilir;
teşhisiniz doğru olsa bile tedavi tercihiniz yanlış olabilir; tedavi tercihiniz
doğru olsa bile uygulama için uygun araçlarınız olmayabilir ve uygulama için
uygun araçlarınız olsa bile yeterli becerileriniz olmayabilir. Başarısız
olmanın yolları, başarıya ulaşmanın yollarından her zaman onlarca kez daha
fazladır. Başarısızlığı bir öğretmen gibi görmek ve ondan ders çıkarmayı bilmek
şarttır. Her bilimsel başarı, yüzlerce başarısız deneyden damıtılır. Başarısızlıktan
korkup garanti veya kestirme çözümler arayanlar, aslında başarmaktan korkmuş
olurlar.
İşte tüm bu sebeplerden Marksizm dogma değil, bilimsel bir
yöntemdir! Her yöntem gibi Marksizm de ancak uygulayıcılarının kendi aralarında
yürüttükleri tartışmalarla sınanır, sorgulanır, düzeltilir, ilerletilir ve
geliştirilir. Tartışma, polemik, eleştiri; yeni çağın tüm lanetlemelerine
karşın Marksistlerin çekindiği değil istediği bir şeydir. Çünkü hakikati kavramanın
ve ona müdahale etmenin araçları, sadece eleştirel tartışmalarla
mükemmelleştirilebilir.
Girişi uzatmak pahasına şunu da eklemeliyim ki; tıpkı bilim
insanlarının yaptıkları analizler ve vardıkları sonuçların onların arzularını
yansıtmasından bağımsız birer hakikat unsuru olması gibi, Marksistlerin de
siyasal analiz ve tutumlarında kendi arzularını değil nesnel gerçekliği ön
planda tutma zorunluluğu vardır. Bir hekim kişisel olarak diş çekmeyi seviyor
ama dolgu yapmaktan hoşlanmıyor olabilir. Bu tür tercihler çok insanidir. Ama
her hastasının dişini çeken bir hekim, pek muteber bir hekim kabul edilemez.
Tıpkı bunun gibi Marksistler de siyasal stratejilerine ve taktiklerine karar
verirken, kendi arzularını değil nesnel gerçekliğin (hareket halindeki nesnel
gerçekliğin) hoşlarına gitsin veya gitmesin gereklerini dikkate almak
zorundadırlar.
Bağımsızlık Yolu’nun 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tutumunu
belirlerken göz önünde bulundurduğu, birbiri ile bağlantılı iki temel analiz
söz konusudur. Aday çıkarmama kararının anlaşılması için bu iki temel analizin
kavranması; bu kararın çürütülebilmesi için de ya ‘analizlerimizin sonuçlarının’
yada ‘bu sonuçların dikkate alınması gerektiği düşüncesinin’ çürütülmesi
gerekir.
Birinci tespitimiz; 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin halkın
gözünde ne anlama geldiği, gerçekte ne olduğu, kimin seçilmesinden bağımsız
olarak nasıl sonuçlar doğuracağına ilişkindir. İkinci tespitimiz ise birinci
tespitimize bağlı olarak ortaya çıkacağını öngördüğümüz sonuçlara partimizin
müdahale edebilmesi için en elverişli koşulların hangisi olduğu ve bunun için
bizim ne yapmamız gerektiğinde dairdir. Gelin şimdi bu tespitleri biraz
detaylandıralım ve bunu yaparken aldığımız karara dair yanlış, eksik, çarpık yorumlara
da yanıt verelim.
Birinci Tespit: Tatar Gidiyor, Erhürman Geliyor!
Bağımsızlık Yolu 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yaptığı
değerlendirmede ayrıntılı bir şekilde izah ettiği gibi, halkın ezici bir
çoğunluğunun gözünde bu seçimin “Ersin Tatar’dan ve temsil ettiği irade
gasbından kurtulma süreci” olduğunu tespit etmiştir. Halkımızın bu
düşüncesinin oldukça haklı sebepleri vardır: 2020 seçimlerinde yaşanan
müdahaleler, iki devlet siyasetinin sonuçları, UBP-DP-YDP hükümetinin yarattığı
ekonomik, sosyal ve yapısal çöküş!
2020 seçimlerinde hile ve müdahalelerle seçtirilen Ersin
Tatar; kendi vaadi olan iki devlet siyaseti için hiçbir adım atmadığı gibi,
ortaya “kktc’nin tanıtılması için” bir yol haritası dahi koymamıştır. Ersin
Tatar ve onun “iki devlet politikası” Kıbrıslı Türklerin bir halk olarak
tarihte hiç olmadığı kadar izole hale gelmesine ve görünmez kılınmasına neden
olmuştur. Bu da Ersin Tatar’ın destekçisi UBP-DP-YDP hükümetinin ekonomik,
sosyal, kültürel politikaları ile birleştiğinde tam bir yıkım yaratmıştır. Halk
tüm bu olgulara tepkilidir. Bu nedenle de önümüzdeki seçimleri; “2020’nin
üçüncü turu”, “iki devlet fikrine ilişkin referendum” ve “UBP-DP-YDP’ye tepki
göstermek için fırsat” olarak görmektedir.
UBP, DP ve YDP’nin aday çıkarmayarak Ersin Tatar etrafında
“sağduyu ittifakı” adı altında birleşmeleri de bu algının pekişmesine katkı
sağlamıştır. “Sağduyu ittifakı” halktan; ‘2020’de yaşananları, iki devlet
takiyesi altında kktc statükosunun devamını ve hükümetin sosyo-ekonomik
politikalarını’ onaylamasını istemektedir. Ersin Tatar yeniden seçilirse
yaşanacaklar, son beş yıldır yaşananların derinleşerek devam ettirilmesi
olacaktır. Halk bunu görmekte ve reddetmektedir!
Diğer yandan Ersin Tatar ve temsil ettiği gelecek karşısında,
halkın gözünde Tufan Erhürman dışında hiçbir fiili alternatif yoktur! TDP
topyekün Erhürman’ın kuyruğuna takılmış durumdadır. Denktaş desteğini
açıklayarak, Özersay aday olmayarak Erhürman’a yol vermiştir. Normal koşullarda
Tatar’ın temsil ettiği olgulara birinci turda gösterilebilecek tepkilerin ve
önerilebilecek alternatiflerin rejim içi tüm farklı tonları kenara çekilmiştir.
Bu da yıllardan beridir dile getirilen ama aslında hiç de demokratik olmayan
bir arzunun; “seçimin birinci turdan bitmesi”nin koşullarını yaratmıştır. Bunun
nedeni Tatar’ın temsil ettiği olumsuzluklar kadar, karşısında rejim içi hiçbir
“olağan” alternatifin bulunmayışıdır da…
Seçimin birinci turdan bitmesinin gerçek bir olasılığa
dönüşmesi, halkta “oylar bölünmesin” istencini saldırgan bir tonla savunan
agresif bir ruh hali yaratmaktadır. Demokrasi her şeyden önce fikirsel
çeşitliliğin en özgür şekilde ifade edilebilmesi anlamına gelir. İki turlu
seçimler, bu çeşitliliğin birinci turda sergilenebilmesi açısından eşsiz bir
fırsat sunar. Oysa kendine sol diyen öznelerin başını çektiği ve yıllardan
beridir muteber bir talepmiş gibi savunulan “birinci turdan bitirelim” basıncı,
farklılıkları bir potada eriten antidemokratik bir slogandır. 2025
Cumhurbaşkanlığı seçimi, rejim içi solun farklı öznelerinin uzun yıllardır dile
getirdiği bu sloganı, gerçek bir olasılık haline getirmiştir. Bunun sonucu
olarak “oylar bölünmesin” paranoyası da bu olasılığı gerçek kılmak için
kullanılan bir kırbaç niteliğiyle hiç olmadığı kadar güçlenmiştir. Üstelik bu
iki antidemokratik slogan (birinci turdan bitirelim ve oylar bölünmesin)
geçmişteki gibi sadece hegemonik “sol” partinin diğerleri üzerinde kullandığı
bir araç olmakla sınırlı kalmayıp, tüm muhalif partilere ve partisiz seçmenlere
kadar yayılmış durumdadır.
Bu koşullarda Tufan Erhürman neredeyse parmağını bile
kıpırdatmadan Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanmaktadır. Halkın Tatar’a tepki
duyduğu hiçbir konuda Erhürman’ın dile getirilmiş, yazıya dökülmüş ve yol
haritası çizilmiş somut bir planı yoktur. Erhürman 2020 seçimlerinin gayri
meşru olduğunu söylememektedir, müdahalelerden söz etmemektedir, bu seçimlerde
yaşanan irade gaspını gündeme getirmemektedir. Dahası Erhürman’ın 2020 ile
ilgili eleştirisi, müdahaleyi yapan TC’ye değil, açık açık federasyonu
savunarak “müdahaleye fırsat verdiği” için Akıncı’ya yöneliktir. Erhürman tam
da bu sebeple, AKP’yi kızdırmamak için “federasyonu savunup savunmadığı
belirsiz”, muğlak bir tutum takınmaktadır. Ayrıca halkın tepki duyduğu üçüncü
konu olan hükümetin olumsuzlukları noktasında dahi, hiçbir somut alternatifi
masaya koymamaktadır. Herkesin, hatta hükümet partilerinin üyelerinin bile dile
getirdiği olumsuzlukları tekrarlamakla yetinmekte ama kendisinin ne önerdiğini
detaylandırmaktan itinayla kaçınmaktadır.
Erhürman’ın tüm stratejisi suya sabuna dokunmayan bir
muğlaklığa, renksiz kokusuz bir ortalamaya, halkın Tatar’a olan öfkesine ve
AKP’yi ürkütmeden, ima yolu ile halkın hayal gücüne yaslanmaya odaklanmış
durumdadır. Kimi çevreler bu tutumu Erhürman’ın akademisyenliğine bağlasalar
da; bu argümanın, akademide (yani bilimde) kıyasıya eleştiri ve tutkulu
tartışmaların normal olduğunu bilmeyen geniş kitleleri kandırmaktan öte bir
kıymeti yoktur. Akademi uzlaşmanın değil, hakikati bulmak üzere tartışmanın mekânıdır.
Yazıyı uzatmamak için bu kısmı derinleştiremiyoruz ancak ülkemizde “sol” için
bile, bilim okur yazarlığının acınacak durumuna ışık tutan bu argümanı bir
kenara not düşüyoruz.
Kısacası 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tatar kendi
olumsuzlukları nedeniyle gitmekte, Erhürman da (kendi olumlulukları nedeniyle
değil) Tatar’ın olumsuzlukları nedeniyle gelmektedir. Gidenin ne savunduğu
bellidir ama gelenin ne savunduğu belirsizdir. Gidenin olumsuzluğu nettir ama
gelenin ne olduğu muğlaktır. Tatar müdahalelerden yanadır ama Erhürman müdahaleleri
kınamamaktadır; Tatar “iki devlet” istemektedir ama Erhürman “iki devlet”in
karşısına federasyonu koymamaktadır; Tatar mevcut hükümet ile özdeşleşmiştir
ama Erhürman bu hükümetin politikalarına hiçbir somut çözüm önermemektedir.
Tatar’ın temsil ettiği şeyler somut ve anlaşılırdır; Erhürman’ın ne olduğu
herkesin kendi hayal gücüne bırakılmıştır.
Bu durum seçimlerden sonra kısa sürede tersine dönecek,
Erhürman’ın etrafında oluşan atmosfer dağılacak, hayal kırıklığı içerisindeki
kitleler (vicdani yüklerini hafifletmek için) destekledikleri kadar tutkulu bir
şekilde Erhürman’ı eleştirmeye başlayacaklardır. Erhürman’ın “zaferi” aynı
zamanda halkın rahatlaması, somut eleştirileri duyacak kulakların çoğalması ve
politikaları netleştikçe etrafındaki desteğin çöküşü ile sonuçlanacaktır. Ancak bugün henüz o gün değildir! Şu anda halkın
en ileri unsurları için Erhürman erişilmez, dokunulmaz, konuşulmaz, tartışılmaz
bir tabudur.
Bağımsızlık Yolu’nun ortaya koyduğu birinci tespit budur. Bu
analiz okunurken anlaşılması gereken nokta şudur ki, Bağımsızlık Yolu kendi
fikirlerini değil; halkın düşüncelerine dair analizini, olguların mevcut haline
dair tespitini, somut koşulların somut tahlilinden çıkardığı sonuçları ve bu
tablodan çıkacak fırsatlara dair öngörüsünü aktarmaktadır. Kısacası Bağımsızlık
Yolu mevcut durumun fotoğrafını çekmekte, tahlilini yapmakta, halkın gözünde
olayların nasıl göründüğünü tespit etmeye çalışmaktadır. Tespitimiz odur ki;
halk haklı sebeplerle yanlış sonuçlara varmakta, haklı öfkesini hak etmeyen bir
figürü desteklemeye odaklamakta ve bunu yaparken diyaloğa kapalı, farklı
fikirleri tehdit olarak algılayan bir tür panik halinde davranmaktadır. Peki
böyle bir atmosferde, emekçilerin temsilcisi olan sosyalist bir parti ne
yapmalıdır? Bu soru bizi ikinci tespitimize getiriyor.
İkinci Tespit: Bugün Yaşa, Yarın Dövüş!
Bağımsızlık Yolu’nun yaptığı ikinci tespit; 2025
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oluşan ortamın sosyalist bir partinin aday
çıkararak sesini duyurması için elverişli olmadığı, böyle beyhude bir çabaya
girişmenin orta vadede mücadeleye katkı sunmazken partiye zarar vereceği ancak
bu durumun çok kısa bir süre içerisinde tersine döneceğidir.
Erhürman bugün UBP, DP ve YDP içerisindeki huzursuz
unsurlardan; TAM Parti, HP, TDP’ye kadar ve hatta BKP, YKP’ye sempati duyan
kişiler de dahil olmak üzere apolitik denilebilecek postmodern unsurları da
içine alan çok geniş bir desteğe sahiptir. Bu destek Erhürman hiçbir somut
fikir ortaya koymamasına rağmen değil, tam da hiçbir somut fikir ortaya
koymadığı için ve Tatar da kendi şahsında toplumun nefret ettiği tüm
olumsuzlukları birleştirdiğinden dolayı mümkün olmaktadır.
Kitlelerin Erhürman’ı kavrayışı, karanlıkta filin farklı
parçalarına dokunan kişilerin fili kavrayışından farksızdır. Kuyruğunu tutan
halata, hortumunu tutan yılana, ayağını tutan ağaca, dişlerini tutan mızrağa,
gövdesini tutan duvara benzetmektedir. Bu ortamda Erhürman’ın karşısına aday
çıkarmak, partiyi gerçek Erhürman’a karşı değil kitlelerin zihnindeki Erhürman
tasvirine karşı yani kitlelerin hayal gücüne karşı mücadele etmek zorunda
bırakacaktır. Bu da Erhürman’ı en azından seçimlere kadar sürecek bir
dokunulmazlık hâlesiyle kuşatmaktadır.
Ancak Erhürman’ın “dokunulmazlığı” sadece karşısına aday
çıkarılması durumunda söz konusudur. Kendisi hiçbir fikrin tutkulu savunucusu
olmadığından ve etrafında toplaşan kitle Tatar’a karşıtlık dışında herhangi bir
fikirsel eksende ortaklaşmadığından dolayı; Erhürman fikirsel eleştiriler
karşısında savunmasızdır. Bu şu anlama gelir; Erhürman karşısında aday olmak
eleştirilerin duyulmaması ve örgütsel kan kaybı ile sonuçlanacakken, aday
olmadan yapılacak eleştiriler 19 Ekim’den sonra oluşacak hayal kırıklığına
şimdiden hazırlanma fırsatı verecektir.
Bu tür taktik manevralar sosyalist partilerin yabancısı
değildir. En genel anlamda kapitalist sistemin devrim yolu ile alaşağı edilmesi
gereğini tüm Marksistler kabul eder. Ancak bu bizi yarın sabah ayaklanma
başlatmak konusunda beyhude bir pratiğe sürüklemez. Çünkü devrim anının da
somut koşulların somut tahlili sonucunda belirlenmesi gerektiğini biliriz. Daha
somut bir ana gönderme yaparsak; 1917’de Nisan ayından itibaren “bütün iktidar
Sovyetlere” çağrısı yapmakta olan Bolşevikler, en ileri işçilerin bu çağrıya
yanıt vermeye başladıkları haziran ve temmuz aylarında henüz koşulların
olgunlaşmadığının bilinciyle ve heyecanlı unsurların onları korkaklıkla
suçlamalarına rağmen, sabretmişler ve beklemişlerdir. Bunu tereddüt ettikleri
için değil partiyi ve kitleleri korumak için yapmışlardır. Devrimci mücadelede
geç kalmaktan daha vahim bir hata varsa o da erken davranmak ve ileri unsurları
burjuvaziye kırdırarak örgütsel birikimi heba etmektir. Gerilla mücadelesi de
aynı prensip üzerine kurulmuştur: Çatışma düşmanın değil bizim tercih
edeceğimiz yer ve zamanda yaşanmalıdır.
Marksistler yarın daha elverişli koşullarda mücadele etmek
için bugün elde olanı korumayı bilirler. Bu nedenle de zamanı geldiğinde
cesaretle öne atılmak, zamanı değilse de disiplin ve sabırla beklemek bizim erdemlerimiz
arasındadır. Çünkü ilk bölümde de izah edildiği gibi hangi tutumu
takınacağımıza, kişisel arzularımızla değil somut koşulların somut tahlili ile
karar veririz; bu tahlili bir kez yapıp sonsuza kadar değişmeden aynı tutuma
saplanıp kalmayız ve tahlilimizin verili durum kadar koşulların değişmekte
olduğu yönü de gözetmesine özen gösteririz.
Söz konusu olan seçimler olduğunda da durum farklı değildir.
Evet 1850 tarihli Merkez Komitesi’nin Marx ve Engels imzalı Komünist Birlik’e
Çağrısı; “komünistler bütün seçimlere katılmalı, seçilmek gibi bir umudun
olmadığı yerlerde bile kendi adaylarını göstermeli ve demokratik cepheyi
bölüyorsunuz suçlamalarına kanmamalıdırlar” demektedir. Aynı metinde bunun
gerekçesi “propaganda yapmak ve güçleri hesaplamak” olarak izah edilmektedir.
Lenin daha sonra bunlara “devrim anını tayin” etmeyi de eklemiştir. Seçimlere
katılmanın propaganda yapma imkânını fiilen ortadan kaldıracağı, tam tersine
seçimlere katılmayarak kitlelere ulaşmanın kolaylaşacağı, seçime katılmanın
partiyi kitlelere kırdıracağı ve seçimden hemen sonra hayal kırıklığı yaşayacak
kitlelerle temas için partiyi korumak gereken koşullarda seçime girmemek
devrimci bir tutumdur.
Bağımsızlık Yolu ülkemizdeki somut duruma dair birinci
tespitinden hareketle; 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde partinin aday
göstererek propaganda yapmasının fiilen mümkün olmadığına, seçim sonrası
oluşacak hayal kırıklığının partinin propagandası için elverişli bir ortam
yaratacağına ve bugün partiyi kırdırmanın yarın en ihtiyacımız olduğu zamanda
kendi kendimizi dezavantajlı konuma sokacağına ilişkin ikinci bir tespit
üretmiştir.
Karar: Tatar’ın Karşısında, Erhürman’ın Ensesindeyiz!
İçerisinde benim de bulunduğum parti yetkilileri daha seçim
süreci başlamadan evvel “aday çıkarmanın bir sebebi olmaz, eğer aday
çıkarmayacaksak bir sebebi olması gerekir” şeklinde açıklamalar yapıyorlardı.
Yani Bağımsızlık Yolu her seçime kendi adayı ile girmeyi prensip olarak
benimseyen bir partidir. Ancak yukarıda detaylı anlatılan iki tespitten
hareketle Bağımsızlık Yolu aday çıkarmamaya karar vermiş ve seçimlere ilişkin
tutumunu “Tatar’ın Karşısında, Erhürman’ın Ensesindeyiz” sloganı ile ifade
etmiştir.
Bu kararın Tatar’ın karşısında olduğumuza dair kısmı net
olarak anlaşılırken, “Erhürman’ın Ensesindeyiz” noktasına dair çeşitli yanlış
anlamalar yaşanmaktadır. Bu yanlış anlamaların varlığı bile, toplumun Erhürman
konusunda nasıl bir yanılsama içerisinde olduğuna dair tespitimizin
doğruluğunun göstergesidir. Oysa parti Erhürman’ı desteklemediğini, bunu
eleştirel olarak dahi yapmasının mümkün olmadığını açık açık vurgulamıştır.
Parti bu kararında Erhürman’ın seçildikten sonra izleyeceği
politikalar sonucunda CTP’yi de kendisi ile birlikte sürükleme ve “federasyon
mücadelesinin sahipsiz kalması” olasılığına da dikkat çekmiş; böyle bir durumda
oluşacak olan boşluğu doldurmak üzere hareket edeceğini ifade etmiştir.
Erhürman’ın ensesinde olmak bu anlama gelmektedir.
Bağımsızlık Yolu Erhürman’ın ensesinde olabilmek, onun muğlak
siyaseti ile kandırılmış kitlelerle temasını devam ettirebilmek ve yaşanacak
kaçınılmaz hayal kırıklığına en uygun koşullarda, en elverişli şartlar altında
ve en zinde hali ile müdahale edebilmek için aday çıkarmamıştır. Bu karar Ersin
Tatar’a oy verilmemesi gerektiğini açıkça ifade ederken, belirli bir aday için
oy çağrısında bulunmamaktadır.
“2025 seçimlerinde ne yapalım?” sorusunu soranlara yanıtımız,
“Bağımsızlık Yolu’nda örgütlenin ve federasyon mücadelesini sahiplenmeye
hazırlanın” şeklindedir. Ancak bu soruyu “kime oy verelim”den ibaret görenlere
yani bir şey yapmak ile ilgili ufku “oy vermekle” sınırlı olanlara verilecek
bir yanıtımız yoktur. Partinin tespiti bu seçimde devrimcilerin görevinin 19
Ekim sonrasına hazırlanmak olduğudur. Kime oy verileceği ile ilgili bir
yönlendirme yapmayan partimizin, “oylar bölünmesin” gibi bir çağrı yapması da
mümkün değildir. “Oylar bölünmesin” ifadesi mevcut durumda kitlelerin ruh
halini tarif etmek için kullanılan ve bizim asla savunmadığımız bir görüştür. Bir
olgunun “dikkate alındığının” belirtilmesi, onun onaylandığı anlamına
gelmez.
Kararımızı kurumsal bir metinle eleştiren Kıbrıs Sosyalist
Partisi’nin bizim “Osman Zorba’yı desteklemeyen ve dolaylı ama kesin bir
şekilde CTP ve adayı Tufan Erhürman’ı destekleyen bir siyaset”
sergilediğimiz sonucuna vardığını görüyoruz. Bu tamamen yanlış bir
değerlendirmedir. Erhürman’ı desteklemediğimiz hem bu yazıda izah edilmiş hem
de kararımızda açıkça yazmaktadır.
Aldığımız kararın “dolaylı” olarak bu manaya geldiği yorumu ise
anlamsızdır. Osman Zorba’ya yönelik tek bir satır eleştiri yapılmamışken ve
Erhürman’ı desteklemediğimiz açıkça ifade edilmişken böyle bir yorum yapmak; Bolşevikler
Haziran gösterilerini iptal ettikleri ve Temmuz eylemlerinde de ayaklanmayı
teşvik etmedikleri için onların devrim istemedikleri yorumunu yapmaktan
farksızdır. “Bize destek vermeyen bize karşıdır” şeklinde bir düşünce;
diyalektiğe aykırı olması bir yana, sınıflar mücadelesinde ittifakların önemini
göremeyen ve kendine tamamen benzemeyen her örgütle en çok da kendine en yakın
olanlarla bozuşmaya can atan sağlıksız bir pratik yaratır.
Bağımsızlık Yolu bu koşullarda partiyi korumaya ve
yaklaşmakta olan daha elverişli şartlar için hazırlanmaya karar vermiştir.
KSP’li yoldaşlar ise seçime girmenin kendi örgütlerine ve mücadeleye daha çok
hizmet edeceğini düşünmektedirler. Umuyoruz ki günün sonunda onlar haklı çıkar.
Bağımsızlık Yolu’nun sosyalist mücadelenin başarılı olmasından hiçbir
rahatsızlığı olmaz, bilakis bu bizim için memnuniyet verici olur. Ancak KSP’nin
kararı, daha önceki yanlış ve ezbere alınmış kararlarında olduğu gibi, kendi
örgütlerine zarar verirse buna en çok üzülenler de yine Bağımsızlık Yolu
üyeleri olacaktır.
Erhürman’a zaten olmayan “desteğimizin” gerekçesi olarak imal
edilen ve bizim “üsler, askerler ve garantörlerle, BM çatısı altında ve de
AB üyesi” bir Kıbrıs’ı savunduğumuz iddiasına ise yanıt verme gereği
duymuyoruz. Bağımsızlık Yolu hem programatik olarak hem de sokakta yaptığı
eylemlerle bu sayılanların hiçbirini Kıbrıs’ta istemediğini defalarla ortaya
koymuştur. Federasyonu savunuyor olmamızı ısrarla bizi AB’ci çizgiye indirgemek
ekseninde yorumlayan KSP’li yoldaşlara, bizzat kendisi bir federasyon olan SSCB
için ne düşündüklerini sormak zorundayız. Biz AB’ci değiliz ama belki siz
üniter devletçisiniz… Olamaz mı?
Biz işçi sınıfının ve emekçi halkların kurtuluşunun bizzat
kendi eserleri olacağını biliyoruz. Bu kurtuluş için sınıfın tüm burjuva
siyasetlerden bağımsızlığının önemini ve bu bağımsızlığın teminat altına
alınması için emekçilerin kendi partisinin varlığının şart olduğunu kavrıyoruz.
Sınıfın çıkarları her şeyin üstündedir ama onun partisi de belirli şablonlara
kurban edilemeyecek kadar kıymetli bir araçtır. Bu yüzden mücadeleyi; ileri
atılmak gerektiğinde tereddüt etmeyecek kadar cesur ama uygun anı beklemeyi
bilecek kadar da sabırlı bir önderlikle yönetmek şarttır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder